Soğuk Savaş dönemi sona erdikten sonra NATO, düşmansız kaldı. O zamanlar, ülkenin düşünen ve yazan insanları da “NATO’nun yeni düşman kim?” sorularını sordular tabii ki. Verilen cevaplar arasında yeni düşmanın “İslam” olduğu veya olacağı tespitleri yer almaktaydı.
Ancak bir sorun vardı, İslam’ı veya Müslümanları mevcut şartlarda hedef almanın gerekçeleri henüz ortada yoktu. Fakat ABD, bu soruna çözüm bulmuş, hazırlığını çok önceden bulmuştu. Ortakları İngiltere ve İsrail ile birlikte, düşman olunacak bir “İslam” veya “Müslüman türü” geliştirmişlerdi. Tıpkı laboratuvarda virüs geliştirmek gibi…
“Virüsü” geliştirenler, o virüse uygun “aşıyı” da geliştirmeyi ihmal etmemişlerdi.
Virüs: Radikal İslam!
Aşı: Siyasal İslam!
Radikal İslam’ın bünyesinde terör örgütleri oluşturdular. “El Kaide”, “BOKO Haram”, “IŞİD” bunlardan bazıları. Bu söz konusu terör örgütleri, görüntüde ABD ve İsrail’e düşmanlar ama hep Müslüman öldürürler. Hep Müslüman dünyasını kana bularlar. Çünkü bunlar, kendi ürünleri…
Tabi ki hiçbir ülkenin zarar görmesini, bir Müslüman olarak asla istemeyiz. Ancak “düzen kurucular”, “düzeni” böyle kurmuşlar. Süleyman Demirel, başta olduğu dönemlerde “yüce dinimiz İslam ile terör asla yan yana getirilemez” çıkışları yaptığını hatırlıyorum.
11 Eylül sonrasında, Irak ve Afganistan’ın işgali, bu gerekçelerle yapıldı. İş Suriye’ye geldiğinde, olay çok daha farklı bir boyut kazandı. “Tekbir” getirip kafa kesme videoları, bütün bir dünyaya yayıldı. İbadet konutu tekbir, siyasi slogan haline getirildi. Hatta cinayet işlerken tekbir getiren caniler çıktı piyasaya. Müslüman’ın namaz, kurban ve hac gibi ibadetleri başta olmak üzere yaptığı birçok ibadetler, tekbir getirilerek yapılır.
“Tekbir” üzerinden oluşturulan algı, Müslüman eşittir terörist algısını, dünyada kalıcı hale getirdi. Olayda öylesi bir mühendislik var ki, “terörist” olmadığını kanıtlamak için sunulan alternatif “İslam” ise “Ilımlı İslam” oldu.
“Radikal İslam” ile korkut, Ilımlı İslam’a razı et!
Bu İslam olmayan İslam’ın Türkiye’deki distribütörü ise malum olduğu üzere önce “Cemaat”, “hizmet hareketi” gibi adlar ile anılan, bu “ihanet hareketi”, 15 Temmuz 2016’dan sonra FETÖ olarak anıldı, anılmaya devam ediyor. Yeni bir “açılım”a kadar da devam edecektir.
“İlahi Dinler”, İbrahimi Dinler” adı altında “diyalog” ve “hoşgörü” kavramlarıyla İslam’ın içini boşaltan, Müslüman’ın “tek hak din” inanıcını yıkan, Kur’an’ın “Allah katında din İslam’dır” kırmızıçizgisini yok eden, bu Pensilvanya veya “Nurcu Dini” de olan “Ilımlı İslam”, ülkemiz için tam bir yıkım oldu.
Düşünebiliyor musunuz, koca bir orduyu bu sözde “din” yıktı. Önce bunları orduya sokarak milli savunmamız “darbe” aldı, sonra “söküp atacağız” hikâyesiyle ikinci bir “darbe” aldı. Askeri hastaneler ve askeri okullar, bu ikincide kaldırıldılar. İlginç olansa, hem orduya alan, hem ordudan atan aynı iktidar oluyor.
İktidar ise yine aynı merkezlerce üretilmiş “Siyasal İslam” bahçesinin toplama ürünü, konjonktürel bir partidir. Bu konuları daha önceleri yazmıştım ve bir nevi eski yazdığımı tekrar etmiş oldum.
Neden?
Hem “virüs” hem de “aşı” diye verilen ikinci ve hatta üçüncü “virüs”ler; CIA, MOSSAD ve M16’nın ortak ürünleridirler. Müslüman toplumların içine, kanserli hücreler gibi sokulan bu fitne ürünleri, bünyeleri bozdu.
Bunlar var diye biz Müslümanlar;
Tekbir getirmeyecek miyiz?
Kurban kesmeyecek miyiz?
Hac yapmayacak mıyız?
Namaz kılmayacak mıyız?
Veya
Namaz kılmak için cemaat olmayacak mıyız?
Sema dönmeyecek miyiz?
Namaz cemaat ile kılınır.
Hac, cemaat halinde yapılır.
Sema dönmek de cemaat ile olur. Önce Cem olunur, yani Cemaat olunur.
İstihbarat örgütlerinin kıskacında ve tehdidi altında kalmış, dinimizden, inancımızdan, vaz mı geçeceğiz?
Aynı şekilde vatanımız da tehdit altında. Vatanımızı da inançlarımızı da eşit şekilde müdafaa etmemiz gerekmez mi?
Müslüman dünyası üretilen-türetilen İslam olmayan bu “İslam” örneklerine karşı, dinlerini, inançlarını, nasıl müdafaa edecekler?
Söz de İslam örneklerine karşı hangi İslam ile karşılık verecekler?
Ehl-i Beyt İslam ile…
Prof. Dr. Haydar Baş, emperyalistlerin, Müslüman coğrafyaya sürdükleri bu “ürünlerine” karşı, gerçek İslam ile karşılık verdi. Bütün Müslüman dünyaya, bir kurtuluş caddesi açtı. “Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt’tir” dedi.
Ehl-i Beyt, Allah’ın ipidir. Bu, Haydar Baş’ın görüşü değil, Kur’an yoludur. Türklerin de, İslam’a giriş kapısıdır. Hünkâr Hacıbektaş, bu kapının hizmetçilerindendir. Esasen, İslam’ın kapısıdır. İslam’ın kapısı, Ali’dir. Peygamberimiz, “ben İlmin şehri isem Ali kapısıdır” diye buyurur.
Emperyalistlerin, müsteşriklerin, istihbarat örgütlerinin açtıkları kapılardan girenler, İslam’a girdiklerini zannedenler, İslam’a gitmek yerine, İslam’ı getirmeye kalkıştılar. Sonuçta İslam’a ve Müslümanlara ciddi belalar getirdiler ve ciddi fitneler soktular.
Bizler Ali evindeyiz!
Bizim kapılarımızı hiç kimse, “cemaat” veya “tarikat” koçbaşı ile dövemez!
Bunu, gençler bilsin istedim!
Komplekse girip de, yoldan çıkmayın!
Başkalarına benzemeye çalışmayın!
Dönüşmeyin, dönüştürülmeyin!
Hakikatlere ters düşmeyin!
Çok konuşmayın!
Ve hatta hiç konuşmayın!
Artık susun!
